Yazar: cakis / Etiketlenmemiş / Tarih:
Tem 15, 2009
Geçen hafta sonu beş kişi doluştuk arabaya, tatile gidemeyenler grubu olarak, İstanbul yakınlarında bir sahil bulup denize gireceğiz, kararlıyız! Zaten bir yandan sıcaklar bastırmış, o da yetmezmiş gibi ünlülerin tatil maceralarını televizyonda izlemek, fotoğraflarını ister istemez orda burda görmek, tatile giden arkadaşlarımızın “Ege sahilleri şöyle güzel, Akdeniz böyle muhteşem” şeklinde sıralanan cümlelerini duymak bir yandan üstümüze üstümüze geliyor! Canımıza tak etti, “eeeh!” dedik ve günübirlik de olsa kendi çapımızda mini bir tatil yapmaya karar verdik. O heyecanla Pazar sabahı 5’te gıkımı çıkarmadan uyandım, hem de gayet enerjik bir şekilde. (Ki hafta içi işe gitmek için 8’de uyanıyorum, bin bir türlü huysuzlukla.) 5.30’da araba ile beni de aldılar ve mükemmel geçeceğinden hiç şüphemiz olmayan (!) gezimize başladık.
Önceleri her şey gerçekten de kusursuzdu. Evden hazırladığımız sandviçlerimizi yerken bir yandan da haykırarak şarkılar söylüyorduk. Bulutsuzluk Özlemi’nin “Güneş Yükseliyordu” şarkısının nakaratını, bozuk plak gibi, belki de 30 kez tekrar ettik. Sözlerini hatırlayamanlar için hemen yazayım:
“Yolda güneş yükseliyordu,
Güneye giderken.
Bir köy var çok uzakta,
Beyazdan minaresi.
Kırmızı damlı evleriyle
Köyümüzdür varmasak da.”
Yani anlayacağın keyfimize diyecek yoktu. Eğlenceli geçen araba yolculuğumuzdan sonra nihayet plajı olan bir sahile vardık. Şezlongları görünce 10 senedir görmediğim kardeşimi görmüş gibi koşup kucaklamışım :) Fakat maalesef mutluluğum kısa sürdü; görevli çocuk gelip de boş şemsiye ve şezlong olmadığını söyleyene kadar! Güneş tam tepemizde, gölge sayılabilecek bir karış alan bile yok ve biz havluların üzerinde oturan tek gurubuz. Suratlarımız asıldı biraz ama hiç birimiz çaktırmıyoruz. Eh, dedik “haydi o halde denize girelim.” Ama ne mümkün! Deniz yosundan geçilmiyor. Kumlu olmasından dolayı rengi de çamur gibi zaten. Bir iki kulaç darbesinden sonra çıkıp biraz güneşlenmeye karar verdik. Yanımıza güneş kremi almış olmamıza rağmen “gölge” lüksümüz olmadığı için günün sonunda hepimiz pancara dönmüştük. “Amele yanıkları”mızdan bahsetmiyorum bile..
En fenası da o yorgunluk ve yanıklar içinde 5 saatlik araba yolculuğu yapmak zorunda kalmak oldu. Yanıklarım hala sızlıyor! O günden sonra aklıma öğrencilik zamanlarında geçirdiğim aylar süren tatiller geldi, bir damla göz yaşı ile birlikte! Yeterince tadını çıkarmadığımı düşünüp hayıflandım. Hatta kafamı taşlara vurasım geldi desem yeridir: )
Sonra çoğunuzun şu an tatilde olduğunu düşündüm. Ve hatırlatmak istedim; bu zamanlar göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor, tadını çıkarın! Denize bol bol girip, saatlerce sahilde vakit geçirin e mi?
Nerelerdesiniz acaba şu an, kimbilir?
Ben mi? Ofiste!!
Yazar: cakis / yolculuk, günlük, anı / Tarih:
Haz 4, 2009
Kadıköy otobüs duraklarının yeri değişmiş. Sabahın köründe, tam da vapura yetişmek üzereyken ve yola çıkma saatini, her zaman kullandığım yol olduğu için, ucu ucuna ayarlamışken öğreniyorum durakların yerinin değiştiğini. Zaten uykuya açım, omuzumda ağır bir çanta var, üstüne üstlük bir de ayakta yolculuk yapıyorum ve birden bire şöför direksiyonu sola kırması gerekirken sağa kırıyor. Otobüste bir panik başlıyor tabii. “Şöför bey neden bu yöne döndünüz?” sesleri yükselirken şöför abimiz istifini bozmadan gayet kısa ve öz olarak “durakların yeri değişti” diyor. Bu, abiden duyduğum ilk ve son sözler oluyor. Yolcuların asla susmamalarına, sürekli soru sormalarına rağmen şöför, tek cevap hakkı varmış ve onu da biraz önce kullanmışcasına “tıp oyununu” kararlılıkla sürdürüyor.
Neyse efendim, ben tabii hemen saatime bakıyorum. Eyvahlar olsun! Vapurun kalkmasına altı dakika var. Şöför inat etti kapıları açmıyor, illa durağa kadar bizi de yanında istiyor. Durağa gelmemize 50 metre ya var, ya yok fakat o da ne! Kırmızı ışığa yakalanıyoruz.
“Eeeeh, sen de abartma canım” demeyin. Vallahi de billahi de oldu bunlar. Hani her şey üst üste gelir ya hep.. Tıpkı durakta otobüs beklerken size uymayan tüm numaraların üst üste defalarca gelmesi, ama beklediğiniz numaranın bir türlü gelmemesi hali gibi. Bu durumu aranızda yaşamayan var mıdır ki? Zira varsa cidden hüsrana uğrayacağım. Çünkü, bu durumun, her insanın şu hayatta belirli aralıklarla yaşaması gereken bir zorunluluk olduğuna inanarak geldim ben, bu yaşa kadar. Diğer türlü bana has bir uğursuzluk olduğunu düşünmem gerekiyordu. Ki hayata 1-0 geriden başlamış olmayı kaldıramayacağımı bildiğimden kelli, evrenin, insanların sabrını sınadığı bir sınav olduğunu düşünmeyi tercih ettim hep. Aslında doğanın bizi (hayır, beni değil bizi işte!) sınadığını düşündüğüm daha çok olay var amma velakin hikayeme, daha fazla sulandırmadan , geri dönüyorum.
Nihayet durağa vardık ve kapılar açıldı. Ben tabii depara geçtim. Saatime bakıyorum son üç dakika. Orta okul zamanında atletizm ile ilgilenmiştim, 100 metre koşucusu idim. O günlerim geliyor aklıma. “Yapabilirsin Ceren” diyorum, “başarabilirsin!”. Hemen küçüklüğümden beri oynadığım oyunu oynamaya başlıyorum içimden. “Eğer bunu başarırsam her şeyi yaparım şu hayatta”. “Haydi tabana kuvvet” diyip daha da hızlanıyorum. Etrafta benden başka koşan da yok. Herkes bana bakıyormuş gibi geliyor. Psikolojim iyice bozuluyor ama çaktırmıyor, koşmaya devam ediyorum. Kulağımdaki kulaklıklardan müzik sesleri yükselirken ben iyiden iyiye havaya giriyorum, aklımdan içinde koşu sahnesi olan tüm filmler geçiyor. Başrolde tabii ki ben varım. İskeleye yaklaştıkça nefes sesim sanki tüm evrende yankılanıyormuş gibi geliyor. Ama pes etmek yok, hızımı biraz daha artırıyorum.
Ve nihayet gişelerdeyim! İskele görevlisi vapura açılan kapıları kapatıyor. Akbilimi çıkarıyorum cebimden, “di-diiit” sesini duymamla beraber var gücümle (ve de son gücümle) koşuyorum tekrar. Ve geçtim! Evet artık vapurdayım. Saçım başım dağılmış, terlemişim, bitik durumdayım ama başardım işte, kaçırmadım!
Yukarıya çıkıyorum 1 YTL’lik portakal sularından ısmarlıyorum kendime. Sonra dışarı çıkıp atıyorum kendimi banklardan birine. Karşımda Kız Kulesi..Güneş hafiften ısıtıyor, martı sesleri ve önümde mas mavi bir deniz.. MP3 çalarıma sarılıyorum hemen. Travis’den “Flowers in the Window”u açıyorum. Ve evet, “yaşamak güzel şey” diyorum kendi kendime. Zor zamanlar var, kötü anılar istemesek de beynimizin bir köşesine yer ediyor, ya da değiştiremeyeceğimiz bir geçmişe de sahip olabiliriz. Ama hayat devam ediyor ya..Gerisi kolay. Bazen gerçekten de küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek gerek. Ki bu lafla az dalga geçmemişimdir zamanında! Ama bilmek lazım ve tadını çıkarmak elimizden geldiğince hayatın..