Yazar: ırmak92 / hayat, arkadaş, anı / Tarih:
Ağu 17, 2009
Hayatımda hep senleri bulundurmayı sevmişimdir. Siz, bana hep uzaktı. Sizleri, biz yapmak her zaman en keyif aldığım şeydi. Hâlâ öyle...
Kimlere siz dedim?
Yaşça benden büyüklere. Ancak konuştuğumuzda hemen o sizler de kendinden bildi kardeş yaptı beni.
Sizler cımlara cimlere dönüştü.
Hep resmi görünmüşüm. İnsanlardan duyduklarım bunlar. Kalın kalın duvarlarımın ardına sakladıklarımı sadece senlere gösterdim, sizlere değil.
Neden böyle oldu?
Öncelikle resmiyetten hoşlanıyorum ama bir yere kadar. Üçüncü beşinci muhabbette hâlâ siz olarak kaldıysanız altıncı muhabbetimiz asla olmaz.
Peki neden kalın duvarların var, madem sizleri sevmiyorsun sen ol diyeceksiniz. Olmasını ben de istemezdim. İstemezdim ama hayat seviyesinin ayarını tutturamamış bir yığın haşeratla dolu. Bu haşeratların hayatımın tepesine dan diye giriş yapmalarına izin verecek kadar hoşgörülü biri olamadım. Malesef...
Herkesle aramda seviye oldu. Çok uçlara uçmadım kimseyle. Sevgilimle, annemle, akrabalarımla, arkadaşlarımla...
Sınır olmalıydı. Bu sınır olmak zorunda bence.
Arkadaşlarımla dışarı çıktığım bigün içlerinden bitanesinin annesiyle karşılaşmıştık.. Annesi onu "kız o**spu" diye kahkahalarla çağırıyordu. Bu kadar da samimi olunmamalı. Samimiyetten öte cılkını çıkarmamamız gerektiğini düşünüyorum.. İşte bu yüzden hayatımdaki sen dediğim insanları çok nadir seçmeye çalışıyorum.
Bu aralar yazılarımın sonunu bağlamakta güçlük çekiyorum. Siz bağlayıverin bi zahmet
|| * IRMAK
Yazar: cakis / yolculuk, günlük, anı / Tarih:
Haz 4, 2009
Kadıköy otobüs duraklarının yeri değişmiş. Sabahın köründe, tam da vapura yetişmek üzereyken ve yola çıkma saatini, her zaman kullandığım yol olduğu için, ucu ucuna ayarlamışken öğreniyorum durakların yerinin değiştiğini. Zaten uykuya açım, omuzumda ağır bir çanta var, üstüne üstlük bir de ayakta yolculuk yapıyorum ve birden bire şöför direksiyonu sola kırması gerekirken sağa kırıyor. Otobüste bir panik başlıyor tabii. “Şöför bey neden bu yöne döndünüz?” sesleri yükselirken şöför abimiz istifini bozmadan gayet kısa ve öz olarak “durakların yeri değişti” diyor. Bu, abiden duyduğum ilk ve son sözler oluyor. Yolcuların asla susmamalarına, sürekli soru sormalarına rağmen şöför, tek cevap hakkı varmış ve onu da biraz önce kullanmışcasına “tıp oyununu” kararlılıkla sürdürüyor.
Neyse efendim, ben tabii hemen saatime bakıyorum. Eyvahlar olsun! Vapurun kalkmasına altı dakika var. Şöför inat etti kapıları açmıyor, illa durağa kadar bizi de yanında istiyor. Durağa gelmemize 50 metre ya var, ya yok fakat o da ne! Kırmızı ışığa yakalanıyoruz.
“Eeeeh, sen de abartma canım” demeyin. Vallahi de billahi de oldu bunlar. Hani her şey üst üste gelir ya hep.. Tıpkı durakta otobüs beklerken size uymayan tüm numaraların üst üste defalarca gelmesi, ama beklediğiniz numaranın bir türlü gelmemesi hali gibi. Bu durumu aranızda yaşamayan var mıdır ki? Zira varsa cidden hüsrana uğrayacağım. Çünkü, bu durumun, her insanın şu hayatta belirli aralıklarla yaşaması gereken bir zorunluluk olduğuna inanarak geldim ben, bu yaşa kadar. Diğer türlü bana has bir uğursuzluk olduğunu düşünmem gerekiyordu. Ki hayata 1-0 geriden başlamış olmayı kaldıramayacağımı bildiğimden kelli, evrenin, insanların sabrını sınadığı bir sınav olduğunu düşünmeyi tercih ettim hep. Aslında doğanın bizi (hayır, beni değil bizi işte!) sınadığını düşündüğüm daha çok olay var amma velakin hikayeme, daha fazla sulandırmadan , geri dönüyorum.
Nihayet durağa vardık ve kapılar açıldı. Ben tabii depara geçtim. Saatime bakıyorum son üç dakika. Orta okul zamanında atletizm ile ilgilenmiştim, 100 metre koşucusu idim. O günlerim geliyor aklıma. “Yapabilirsin Ceren” diyorum, “başarabilirsin!”. Hemen küçüklüğümden beri oynadığım oyunu oynamaya başlıyorum içimden. “Eğer bunu başarırsam her şeyi yaparım şu hayatta”. “Haydi tabana kuvvet” diyip daha da hızlanıyorum. Etrafta benden başka koşan da yok. Herkes bana bakıyormuş gibi geliyor. Psikolojim iyice bozuluyor ama çaktırmıyor, koşmaya devam ediyorum. Kulağımdaki kulaklıklardan müzik sesleri yükselirken ben iyiden iyiye havaya giriyorum, aklımdan içinde koşu sahnesi olan tüm filmler geçiyor. Başrolde tabii ki ben varım. İskeleye yaklaştıkça nefes sesim sanki tüm evrende yankılanıyormuş gibi geliyor. Ama pes etmek yok, hızımı biraz daha artırıyorum.
Ve nihayet gişelerdeyim! İskele görevlisi vapura açılan kapıları kapatıyor. Akbilimi çıkarıyorum cebimden, “di-diiit” sesini duymamla beraber var gücümle (ve de son gücümle) koşuyorum tekrar. Ve geçtim! Evet artık vapurdayım. Saçım başım dağılmış, terlemişim, bitik durumdayım ama başardım işte, kaçırmadım!
Yukarıya çıkıyorum 1 YTL’lik portakal sularından ısmarlıyorum kendime. Sonra dışarı çıkıp atıyorum kendimi banklardan birine. Karşımda Kız Kulesi..Güneş hafiften ısıtıyor, martı sesleri ve önümde mas mavi bir deniz.. MP3 çalarıma sarılıyorum hemen. Travis’den “Flowers in the Window”u açıyorum. Ve evet, “yaşamak güzel şey” diyorum kendi kendime. Zor zamanlar var, kötü anılar istemesek de beynimizin bir köşesine yer ediyor, ya da değiştiremeyeceğimiz bir geçmişe de sahip olabiliriz. Ama hayat devam ediyor ya..Gerisi kolay. Bazen gerçekten de küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek gerek. Ki bu lafla az dalga geçmemişimdir zamanında! Ama bilmek lazım ve tadını çıkarmak elimizden geldiğince hayatın..
Pazarlardan nefret ediyorum. Pazar günlerinden değil, kadınların ellerinde patates, soğan poşetleriyle saatte on metre hızla sallana sallana y
ürüdükleri, meyve sebze ortamından bahsediyorum. Geçen hafta salı günü yıllardır girmediğim bu sebze meyve cehennemine mecburen evin ihtiyaçları için gönüllü olarak düştük. Listeyi veriyorum.
Patates, soğan, saksılar için toprak, saksı, terlik, meyve vs. her türlü ıvır zıvır
Neyse amacımız bunları almaktı. Nereden bilirdim pazar hevesimizin çocukluk korkularımı bana hatırlatacağını.
Hava sıcaktı, acıkmıştım. Bir an önce taze ve ucuz zerzevatımızı alıp evimize gidip karnımızı doyuracaktık. -Hadi hadi çok acıktım- Pazarın girişine kadar herşey yolundaydı hatta hevesliydim bile. Ta ki o kalabalığa girinceye kadar. Tamam tamam bu bana bişi hatırlattı. Çocukluğum.
Annemin elinden tutuyorum. Diğer elinde pazar filesi var. Beni o kalabalığa sokuyor. Problem yok elimden tutuyor nasılsa. Pazarın derin dehlizlerine, teyzelerden oluşan labirentine giriyoruz yavaşça. Annem tamamıyla tezgahlara, yeşil, kırmızı sebzelere meyvelere odaklanmış. Alışveriş başladı. Elindeki file dolmaya başlıyor ikincisini doldurabilmek için diğer elini geri istiyor. Elini bırakıyorum ve arkasına geçiyorum. Arkasından yürümeye onu gözümün önünde tutmaya kararlıyım ama hayır beni tutup önüne geçiriyor. 'Önümde yürü de seni göreyim'. Püff.. tamam geçiyorum. Devam ediyoruz arada arkama dönüyorum orada tamam. Biraz daha ilerliyoruz. Karşımıza oyuncakçı çıkıyor. Beni ilgilendirmeyen onca organik maddeden sonra bu çok iyi işte. Arabalar, toplar, tüfekler. Tam elimi, mavi oyuncak arabaya uzatırken annem 'hadi daha sonra' deyip beni şu sıkıcı alandaki tek zevkimden yoksun bırakıyor. İlerliyoruz. Sonra yanıma gelen anemin elinden tutup devam ediyorum. Bişi var. Bir an kafamı yukarı kaldırıyorum. Bu kadın neden elimden tutuyor? O da farkında değil. Çocuğuyla gelmiş başka bir anne. Beni kendi kızı sanıyor. Arkamı dönüyorum. Tüm pazarın gürültüsü, kalabalığı, simitçisi, sütyen giyip tezgaha çıkmış adamı susuyor. Annem yok!
Geriye dönüp onu bulmam lazım. Panikle aramaya başlıyorum. Uzatmayayım tabi ki onu buluyorum. Biber tezgahının önünde. Beni kaybettiğinin farkında bile değil. gidip eteğine yapışıyorum.
Tamam işte. Pazarlardan nefret etme sebebimi bu ayaküstü terapiyle hallediyorum. Giriyoruz alışverişimizi yapıyoruz. Bu sefer sevgilim beni tam üç kez kaybediyor. Halbuki elimdeki zerzevatla önünde yürüyorum.
Sonsöz: Birincisi kadınlar pazarda tamamen kendilerinden geçiyorlar. İkincisi; tamam meyve, sebze hakkaten ucuz ve taze ama sevenlerin birbirlerini kalabalıkta kaybetmesi, alışveriş için gözü dönmüş kadınların omuz darbeleri, beyninizin iç çamaşırı tezgahlarında bağırıp çağıran sütyen giymiş adamların bıyığı ile sütyeni arasında bir türlü bağlantı kuramaması ve dumura uğraması için değer mi? Mümkünse ben almayayım.